İnsan Olma Üzerine

Günümün sonunu nasıl getirdiğimi bilmediğim bir akşamdan merhaba,

Bu yazıyı İstanbul’un birçok farklı noktasından yazıyorum size. Bu noktaların nereleri olduklarını söylemeyeceğim ama yine de yazan kişi olarak size bu yerlerden bu yazıyı hazırlamak hatta hazırlayabilmek komik geliyor bana ve gizemli kalsın istiyorum. Umuyorum ki yazdıklarım bir şekilde sizin bulunduğunuz yerde size ulaşır ve içinde kendinize ait bir şeyler bulabilirsiniz.

Bazı yazarları okuduktan sonra artık belirli bir derinliği olmayan kitapları okuyamaz hale gelirsiniz ya şu sıralar bu durumu yaşıyorum. Özellikle pandemi döneminin getirdiği evde kalma haliyle biraz da sosyal medya yardımı ile edebiyatta iz bırakmış, hayatı başka gözle görmüş yazarların kitaplarını okumaya çalışıyorum. İnanın ben hayatı nasıl görüyorum, gördüklerimi yazıya nasıl aktarıyorum veya bir insanın düşüncelerini değiştirip etkileyebiliyor muyum bilmiyorum fakat bunu daha önce yapabilmiş olan yazarlardan inanılmaz zevk alıyorum. Çok fazla şey öğreniyorum ve kalbim büyük bir heyecan ile doluyor. Cümleleri defalarca okuyorum, asıl söylenmek istenen şey hakkında düşünüyorum ve bunun keyfine gönlümce varıyorum.

Yakın zamanda birçok kitap okudum, bunların arasında beni en çok etkileyen Tezer Özlü ‘nün kitabı “Kalanlar” oldu.

Tezer ismini çok severim anlamı da çevik, çabuk ve hızlı kimse demek. Nedense Tezer Özlü’ nün kitapları okunmak için çok uzun zamandır listemde bekliyordu, arkadaşım yanlışlıkla aynı kitaptan iki tane alıp birini bana vermeseydi bu harika yazar ile tanışmam ne yazık ki biraz daha gecikecekti. Özlü, kitabında insan olmanın, insan olabilmenin nasıl bir acı getirdiğini adeta içime işledi. Öyle ki kitabı okuyup kapağını kapattımda ilk olarak bu yazarın nasıl bir hayatı var acaba diye düşündüm . Bu ismi göz ardı edip daha önce okumadığım için kendi kendime üzüldüm. Kitapla beraber Tezer Hanım’ı daha fazla tanımak, o ve kitapları hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istedim.

Kendimizi okuduğumuz yazar ile bağdaştırmak, kendimizi ona yakın hissetmek olağan bir şeydir. İdeolojileri hakkında derin bilgiye sahip olmasam da Özlü, bahsettiği şeylerle işte beni de kendisine çok yakın hissettirdi. Sık sık kitabında bahsettiği gibi Anadolu’da, Kütahya Simav’da doğmuş Tezer Hanım ve lisede iken okul kampı ile tadına varmış ilk kez Avrupa’nın. “Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım.” diye anlatmış Tezer Özlü. Eğer lise iki de biyoloji öğretmenim beni yüreklendirip okul programı ile Viyana ve Slovakya’ya gitmemi sağlamasaydı ben de dünyanın hiç bu kadar büyük olabileceğini bilemeyecektim. Oraya ilk ayak bastığımda biliyordum tekrar gideceğimi ve bununla sınırlı kalmayacağını. Tıpkı Tezer Özlü’nün bahsettiği gibi çünkü görmem lazım, çünkü yaşamam lazım diye düşünüyordum farklı şeyler deneyimlemem lazım diyordum. Bunun için tekrar ve tekrar biyoloji öğretmenime çok teşekkür ederim, bana dünyanın farklı bir yüzünü görme fırsatı sunduğu için emeği büyüktür.

Tezer Özlü’ nün baskının her türlüsüne karşı olduğu, kaçışlarının arkasındaki şeyin bu olduğu her yazısında açıkça görülüyor. Kaçmakta bir savunma biçimi değil midir zaten? Ayrıca beni kitabında en çok etkileyen bir başka şey manik-depresif tanısı ile kliniğe yattığı sırada kaleme aldığı, yazdığı yazılar. O dönemde yazılanlara ve sonrakilere baktığımda fark ettiğim farklılıklar kalbimi acıttı, kendimi yine sık sık insan beyninin sınırı nedir diye sorgularken buldum.

Yukarıda demiştim ya sevdiğimiz yazarlardan etkilenmek çok normal bir şey zira bunu Tezer Hanım’da yapmış. Tezer Özlü’ nün sonradan araştırdığıma göre neredeyse her kitabında Italo Svevo, Franz Kafka ve Cesare Pavese’ nin etkilerini görebilirsiniz. Tezer Hanım, 4 Temmuz ve 20 Temmuz 1982 tarihlerinde Prag’da Kafka’yı, Trieste’de Svevo ve Torino’da Pavese’yi yeniden yaşamış.  Özlü, bu yolculuğu kendini bulmak için mi yoksa o insanları yazmak için onların oldukları yerden bakmak gerektiğine inandığı için mi yapmış bunu bilmesem de ben insanların yaşadıkları yerleri ziyaret ederek onların anılarını bir nevi canlandırdığımı hissediyorum. Bu şekilde sanki onları bu yaşadığım ana geri getiriyormuşum gibi geliyor. Hayran olduğu birinin, bir zamanlar bulunduğu noktadan dünyaya bakmak ne farklı hissettirmiştir kim bilir!

Birçok hayranı Tezer Özlü’ nün yazdıklarından dolayı onun intihar ederek yaşama veda ettiğini düşünse de yazar 18 Şubat 1986’da göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda etmiş.

Tezer Özlü kendi deyimi ile hiçbir yerliydi, kimseye ait değildi ve kimseye sahip değildi. Bu terimleri kabul etmek benim için çok zor. İlk kez on bir yaşımda kimseye sahip olmadığımı fark ettim, ilk kez yurtdışına çıktığımda hiçbir yere ait olmadığımı fark ettim ve şu an kimseye ait olmadığımı fark etme sürecindeyim. Bunlar biraz melankoli getiriyor bana belki Tezer Hanım’a da getirmiştir, sanırım bir yere, bir kişiye sahip olan insanlara özendiğimden midir ara sıra?

Zaman zaman içimdeki acının neden kaynaklandığının adını koyamasam da galiba ilk kez bu kitapla beraber bunun insan olmaktan kaynaklanan bir acı olduğunu fark edebiliyorum.

Onun evi sessiz. Karanlık. Eşyaları ölüme gittiği gece bıraktığı gibi bakımsızlıkları içinde duruyor. Daha da çok toz yığılmış üstlerine. Camlar kir içinde. Bu yokuşu inmiş olmalı. Sonra Sahil Yolunda deniz kıyısına, ölüme gidene dek bir otobüse, bir de şehir hatları gemisine binmiş olmalı. Kış aylarında durmadan zayıflıyor, bodrum katında en karanlık odaya çekiliyor, kendisine ara sıra Sana yağlı makarna pişiriyordu. Yokuşu indi, gidip kendisini öldürdü.

Ölüme hazır olunur mu? Ölüm beklenir mi? Ölüm yakıştırılabilir mi?

O merdivenlerden hiç aklımda yokmuş gibi, sana haber vermek için inişim aklıma geliyor. Farkındalık bana öyle sert vurdu ki belki de ilk o an anlayabildim gerçek anlamını ölümün.

Keşke rüyamda gördüğüm kadar yakında olabilsen de sorsam, neden hep mutsuzsun? Birini mi bekliyorsun yoksa? Madem bu kadar mutsuzsun neden bu pişmanlıkları ve vicdan azabını bırakıp gittin o zaman?

Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak?

Sitem değil de bu, sitem edebilecek bir karakterim yok, cevabını merak ettiğim şeyler bunlar. Bana o mutfak tezgahı önünde ” artık vazgeçtim” deyişin geliyor gözümün önüne. Yüzüme, daha vazgeçmek ne demek tam anlamını bilmeyen bana bakarak. Aslında sen çok önceden, daha benimle tanışmadan çok önce vazgeçmiştin, sadece bunun farkında değildin. Büyük kayıplar seni yıkıp geçti ama ben yıkılacak biri değilim.

Bilmiyorum bu kayıplar kaç gece uykusuz bıraktı seni ama ben hala uyuyamıyorum.

Senin yalnız ve acı içinde geçirdiğin günleri düşünüyorum, uyuyamıyorum.

Beni düşündükçe büyüyor ağlama isteğim.

Ben bu şehrin her yerinde ağladım herhalde ondan çok seviyorum. Nedenleri birbirinden çok farklı bu ağlamaların. Gözyaşlarım bazen yağmura karıştı bazen rüzgara. Hiç saklamadım ne yoldan geçenlerden, ne metrodaki insanlardan. Bazen bir basamağın üzerinde, bazen yalnız başıma kahve içerken ve bazen yoldan tam yanı başınızdan geçerken.

Düşünüyorum da ben bu şehirde ne tür bir yarın aramalıyım artık?

Sen sesinle yalnız olacaksın. Dünyada kendi sesinden başka ses olmayacak.

Yalnızlığı seçmek farklı, yalnızlığa mahkum edilmek farklı.

Bu benim de kendi seçimim olsun isterdim. İstediğimde kalabalıklar beni kucaklasın, istediğimde kafamı dinleyebileyim isterdim. O zaman “bildiğim yalnızlık” bu kadar kötü bir şey olmazdı. Yalnızlık hakkında çok fazla şey bildiğini düşünen herkese tebessüm edebiliyorum sadece o yüzden.

Ve umuyorum ki diğer türlüsünü hiç ama hiç görmesinler.

Artık ondan çok uzaktayım. İçimde ne sevgi var, ne özlem. Ona düşüncelerimde yaklaşmak için kendimi hazırlamayı denedim, ama başaramadım. Düşüncelerimde bile bu hazırlığa yer yoktu.

Bu gece güzel bir şey olacaktı.

Yeniden gördüğümde mutlu olabileceğim bir şey, bunu nasıl yapabildin inanamıyorum diyebileceğiniz tarzda bir şey. Kalbimde hiç kötülük olmadan, her zamanki gibi mantığımın sesini kısıp tamamen kalbimden. Muhtemelen çok ama çok yanlış anlaşılacak bir şey. Muhtemel diyorum çünkü şu zamana kadar bu yolu izleyerek yaptığım her şey ötelendi, değersiz ve anlamsız görüldü.

Bağırmak istiyorum.

Nihayet yağmur başladı. Bu sabah artık yağmuru neden bu kadar çok sevdiğimi anladım. Ağlayan bir yüreğe benzediği için. Onun acısı yüreğimi ağrıtıyor.

Diğer kahve dükkanlarından daha sakin olduğunu bildiğim bir yer var.

Gidince sakin bir köşe bulup oturdum. Ben kahvemden bir yudum almışken yağmur bastırdı birden. Bilenler bilir ben yağmuru pek sevmem. Ben ağladığım zaman yağmur gözyaşlarımı saklamak için hiç orada olmaz çünkü. Ama nedendir bilmem artık kaçmıyorum pek ondan.

Eh ben de epey değiştim.

Kalktım çıktım yağmur altında yürüdüm yürüdüm. Yürürken hep kendi kendime konuştum; “saat tam buçuk olunca, yok yok şu köşeyi dönünce aman hayır hayır şu durağı geçince”…

Böyle böyle derken bir türlü elim gitmedi, gönlüm el vermedi. Herhalde vücudum, kalbim artık daha fazla kırılmasın diye kendi koruma sistemini çalıştırdı sonunda. Durdum saklandım bir apartmanın tentesine. Bekledim, birkaç tanımadığım insan geldi benimle beraber beklediler ve sonra gittiler. Çünkü bana görünen tek dertleri ıslanmadan evlerine gitmekti.

Neyse ki hava soğuk değildi.

Bu kadar duyguyu nasıl taşıyacaktım? Bunca yıl taşımış, bunca büyük kentin onca büyük alanlarında bu yalnızlığıma destek aramıştım. Beni yaşamcıl kılmakla en büyük ölümlerin en derin acılarını bana vermemiş bu insan olma çabası? Ben, insan olma çabasının sürekli üstüne giden ben? Artık beni benden alsınlar. Atsınlar bir alanın sabah süpürülen, sabah boş şişeleri taşınan bir büyük çöp tenekesine. Ben de biraz onlardan olmak istiyorum. Duyguları ölçüleyen, sevgilerini sevmeyen, acılarını acımayan, yollarını yürümeyen, uykularını uyuyan, iştahlarını yiyen, sevişme isteklerini boşaltanlardan olmak istiyorum. Sevişme isteğinin sonunda tüm aşkları üstleyecek yorulmazlığı değil, yorgunluğu istiyorum bir insanın yürek atışlarında. Ama sessiz gecelerin sonu var mı sanıyorsun? Hayır? Hayır mı? O zaman bir Anadolu bozkırında özlediğin o adsız ve sıfatsız beni, nasıl oluyor da bir Orta- Avrupa kentinin bu kalabalık, trafiği yoğun caddesinin orta yerindeki, bu kahverengi halı döşeli odasında buluyorsun? Çünkü, herkesi, her yerde bulmak mümkün.

Orada beklerden daha çok ağladım.

Vazgeçişe ağladım.

Acılar içinde kıvranmak yerine oradan oraya sürüklenen bir yaprak olmak isterdim. Bir tabir vardır ya, insanlar beni avutmak için boş ver zaten onlar seni taşıyamazlar dediler, onların taşıyabilecekleri kadar hafif olmak isterdim.

Herkesi her yerde bulmak mümkün, doğru. Sabah Avrupa’nın bir köyünde, öğlen başka bir ülkenin havaalanında akşama doğru kendi ülkende kendi yatağım adını verdiğin yatağında yatıyor olabilirsin.

Ama ben ne kadar yol arşınlasam da artık asla geri getiremeyeceğim seni.

Şimdi neden bu kadar çok sevdiğimi anladım, çünkü kendim ölmüştüm ve yalnızca başkalarının canlılığını algılayabiliyordum.

Birine aşık olmak en kırılgan ve en yumuşak parçalarınızı ona açık etmekmiş.

Kalbimin en derinlerinlerini gösterip, gösterdiğime pişman edilişime ağladım.

Bir kere bile ben ne olurum diye düşünmeyişime, iyi niyetime ağladım.

Son kez.

Anıların tüm görüntülerini vermeyeceğim. Sonsuz gerideler. Bu görüntülerin renkleri soldu. Ama kaybolmadılar. Benim sönüp gitmemi bekliyorlar. Bu kadar hain bu görüntüler. Yok olmuyorlar. Seni söndürüyorlar yavaş yavaş.

Eskiden yatağının olduğu yerde şimdi farklı koltuklar varmış. Seni tekrar hatırlamak için o koltuklara oturdum. Daha önce yaşadığın eve girdim, senin gözlerinden resimlerine baktım ne düşündüğünü anlamak için. Sonra döndüm gezdiğim yerleri yeniden gezdim. Oturduğum yerlerde yeniden oturdum belki tanıdık bir şeyler bulurum umudu ile.

Ama yoktun ve anlamsızdı bu çünkü sen de her şey gibi zaten hiç olmamıştın.

Sonra da belki ilk kez kalbimin isteği yerine mantığımın gösterdiğini yaptım. Kalktım gittim. Hiçbir şey yapmadan ve asla yapmayacağımı bilerek. O güzel şeyin ve gelecek güzel şeylerin asla gerçekleşmeyeceğinden emin bir şekilde. Artık yürüye yürüye tüm sokakları arşınlamaktan ve her sokak köşesinde beklemekten vazgeçmiş bir şekilde.

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları, okumak istedikleridir. Sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

Ben ne zaman kalbimi dinlesem, aman içimde kalmasın desem insanlar beni yanlış anladı.

Ölen birine onu ne kadar sevdiğinizi gösterebilir misiniz, daha önce yeterince sarılamadıysanız sarılabilir misiniz? Veya ölen birini artık anlayabilir misiniz? Eğer hala hayatta olan insanlar için tüm bunları yapmak istiyorsanız o zaman artık vakit kaybetmenin anlamı nedir?

Birisinin hikayesi ancak ölünce biter, ölüm çok fazla şey öğretir. Sizi alır başka biri yapar. Bu yüzden hala yaşıyorken canım ne istiyorsa yapmak istedim. Anılar, zihnimdeki resim olmaktan çıksınlar istedim. Yeniden burada yanımda olsunlar istedim. Düşman değiliz ya, affedilmeyecek şey mi yaptık birbirimize? Konuşulacak şey elbet bulunur diye düşündüm.

İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.

Meğer böyle değilmiş. Keşke bilseydim neden benden nefret ettiklerini ve keşke sorabilseydim neden benim tarafımdan sevilmek bu kadar kötü?

Ben benim , siz sizsiniz buna itirazım var mı ? Yok, bu farklılıklar bizi yakınlaştıran şeyler, bizi insan yapan şeyler bizi grinin farklı tonları yapan şeyler. Fakat nasıl hayat akıyorsa ve her şey bir düzen içinde ilerlemiyor, değişiyorsa biz de her zaman aynı gri tonunda kalamayız. Bazı durumlarda siyah ve beyaz olmak zorundayız, hatta fark etmeden oluruz.

İşte burada istediğimi yapabiliyorum. Işık var. Kitap var. Ben varım. Dünyam var.

Benim suskunluğum tam 10 sene sürdü.

Bekledim, çok bekledim ve beklediğimi bilmeden bekledim. Ama hiç kapımı değişime ve yeniliğe kapatmadım. Adapte olmazsam aksi takdirde hayatta kalamazdım. Fakat artık beklemek istemiyorum, artık susmak istemiyorum. Artık hayatın beni herhangi bir noktaya getirmesini beklemeden kendi kanatlarımı açıp uçmak istiyorum. Sevdiğimde söylemek, güzel geleni paylaşmak beraber gülmek beraber ağlamak, paylaşmak ve çoğaltmak istiyorum. Her şey bittiğinde birilerinin zihninde kalmak istiyorum.

Zorlamak değil bu, inandığın ve istediğin şeylerin peşinden gitme cesareti.

Hayat kendine duvarlar örmek için çok ama çok kısa. Ben bunu kendi gözlerimle gördüm.

Dünyam güzel, orada istediğim gibi kendi kendime yuvarlanabilirim aynı bu yazıyı yazdığım gibi. Fakat benim dünyam hep orada ve beni bekliyor, hep güvenli kalmaya da devam edecek. Eğer güvenli dünyama çokça anı, güzel kitaplar, güzel müzikler ve denenmemiş kahveler ile döneceksem biraz dışarı çıkıp macera peşinde koşabilirim diye düşünüyorum.

Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. İçerisinde severek yaşayabileceğim arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi. Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günle, geceler, her gökyüzü de yabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum. Gökyüzünden, onun ışıklarından, gün batımlarından, karanlıklardan ve bulutlardan, kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar onlardan uzaklaşacağım.

Küçükken bana mutsuzsun, neden böylesin demişlerdi.

Evet, öyleydim çünkü biliyordum. Hiçbir şekilde ve durumda bir bağlantım yoktu onlarla ve sizlerle. Zaman geçtikçe, insanlar gittikçe daha da koptu tüm bağlarım. Sizi tutan bağlar koptukça düşecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz ama aksine ne kadar asla yerini doldurulamayacak olsa da giden şeylerin, yerine yenisi geliyor ve bu döngü böyle gidiyor.

Evet, öyleydim çünkü fark etmiştim. Hiçbir şekilde ve durumda mutluluk asla sürekli devam etmiyordu. Başımıza asla iyi bir şey gelmezse asla gücümüzün tamamını gösteremeyiz. Hayat adil değil, bir veriyor on alıyor. Bazen bunların hepsi üst üste geliyor. Zaman ne gösterir, aldıklarını alır ve ne kadarı elimde kalır bilmiyorum. İşte tam da bu nedenle bu yazıları yazıyorum.

Ben çok uzun süre eksik ve çok uzun süre yalnızlık hissettim. Bu duyguyu ne zaman hissetmez hale gelirim bilmiyorum, artık rahatsızlık da duymuyorum gerçi. Bomboş bir hissizlik hakim içime. Sadece rahatsızlık değil başka bir şey de hissedemediğim bir kaçış mekanizması geliştiriyorum sanırım. Fakat sağlam ilerliyor gibiyim, birilerine yetişmeye çalışmak yerine size meydan okuyorum şimdi. Eğer gücünüz varsa bana yetişin, çünkü ben asla gelmeyecek olanı beklemekten vazgeçtim bugün.

Ben belli bir ülkesi olmayan insanlardanım.

Oraya gitsem ne olur, burayı görsem ne olur bilmiyorum. İşte gitmenin güzel olan yanı da bu olsa gerek asla bilemediğimiz şeylerin başka ülkelerde ve başka yerlerde daha fazla olması.

Peki, Tezer Özlü’nün diğer kitaplarını okuyacak mıyım?

Cümleleri ile bana tüm bunları düşündürten Tezer Özlü’nün en yakın zamanda okumayı düşündüğüm diğer kitapları ise şöyle;

Bu yazıyı okuyorsanız, okuyun devam edin sevgili okurlar. Bırakın cümleler, kitaplar içinize işlesin ve sizi başka maceralara çıkartsın.

Zira okumak, kültür sahibi olmak istemekte bir başkaldırma, bir cesaret örneği değil midir?

Umarım içinizde bu konu hakkında istek ve merak oluşturabilmişimdir,

Gelecek yazıda görüşmek üzere.

NOT : Bugüne özel acayip bir şey oldu ayrıca. Eğer yukarıda bahsettiğim şeyi yapmış olsaymışım şimdi korona virüs kapmış olacakmışım. Gerçekten uzun zamandır her şeyde bir hayır varmış dememiştim böyle içten.

Yazı oluşturuldu 19

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.